İ.Ü Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Sürekli Tıp Eğitimi Etkinlikleri
Yara Bakımı ve Tedavisi Sempozyum Dizisi No:67 s.37-57
BASI YARALARI TANI VE TEDAVİSİ
Prof. Dr.Akın Yücel
İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Anabilim Dalı
Bası yaraları, uzun ya da kısa sürelerle yatağa bağımlı kalan hastalarda ortaya çıkabilen önemli sorunlardan birisidir. Aslında önlenebilir bir komplikasyon olmasına karşın, hastanın primer sorununa yoğunlaşmış olan tedavi ekibinin ve hastanın sıklıkla gözünden kaçar ve hemen hemen bütün felçli hastalarda en azından bir dönem ortaya çıkar. Görece basit önlemlerle korunulabilecek olan bası yaralarının, oluştuğu takdirde tedavisi son derece güçtür ve hastanın yaşam süresini ve kalitesini kötü yönde etkiler. Karmaşık bir doku yıkımı sürecine bağlı olarak gelişen bası yaralarının tedavisi de karmaşık ve pahalıdır. Plastik cerrah, genel cerrah, ortopedist, dahiliyeci, nörolog, beslenme uzmanı, fizyoterapist gibi uzmanlardan oluşan multidisipliner bir yaklaşım gerektirir.
Dokuların uzun süreli basınç altında kalmasına bağlı olarak gelişen ve daha çok vücudun kemik çıkıntılarının üzerinde gözlenen iskemik doku kaybı bası yarası olarak isimlendirilir. Latince yatmak anlamına gelen 'decumbere' sözcüğünden türetilmiş olan dekübitis ülseri ve yatak yarası terimleri de eşanlamlı olatrak kullanılmakla beraber, bası yaraları sadece yatan hastalarda değil tekerlekli iskemle ile dolaşabilen hastalarda da gözlendiğinden yetersiz kalmaktadır. Bu yaraların gelişmesindeki en önemli etken basınç olduğundan bası yarası terimi en doğru isimlendirme olarak kabul edilmektedir.
TARİHÇE
Bası yaralarının varlığı çok eskiden beri bilinmesine karşın, etiyolojiye yönelik ilk görüşler ondokuzuncu yüzyıla aittir. 1853 yılında Brown-Sequard, paraplejik hayvanlar üzerinde yaptığı çalışmalarda basınç önlendiği ve kuru tutulduğu takdirde yara açılmadığını, açılmış olan yaraların da normal hızda iyileştiklerini gözlemiş ve bası yaralarının gelişmesinde en önemli etkenlerin basınç ve nem olduğunu ileri sürmüştür1. Paget 1873'de temel etyolojik etkenin basınç olduğunu tekrarlamış ve yatak yaralarını dokunun basınca bağlı olarak "çürümesi ve dökülmesi" olarak tanımlamıştır1.
1879 yılında Charcot doku nekrozuna neden olarak sinir yaralanması sonrasında salgılanan nörotrofik faktörleri göstermiş ve bası yaralarının paraplejinin kaçınılmaz sonucu olduğunu ileri sürmüştür1. Bundan sonraki döneme bu görüş hakim olmuş ve bası yaralarının tedavisine kalkışılmamıştır. 1940'da Munro duyusal ve otonomik kontrol kaybının periferik reflekslerde azalmaya neden olduğunu, bunun da cilt ülserasyonuna yol açtığını ileri sürmüş ve buradan yola çıkarak yatak yaralarının paraplejinin doğal sonucu olduğunu ve tedavisinin faydasız olduğunu savunmuştur1. Charcot ve Munro tarafından belirlenen bu karamsar yaklaşımın hakim olduğu dönemde, Küster (1908) ve Ascher (1928) ülserlerin oluşmasında ve genişlemesinde bakteriyal enfeksiyonun önemine dikkat çekmişlerdir1.
Birinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında karşılaşılan çok sayıda paraplejik hastada iyi bakım ile ülser gelişmediğinin gözlenmesi ve yatak yaralarının yalnız paraplejiklerde değil başka ağır hastalıklar sırasında da geliştiğinin farkedilmesi tedaviye yönelik olumsuz tutumun değişmesine yol açmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında cerrahide kaydedilen büyük atılım ve kuşkusuz antibiyotiklerin gelişmesi cerrahlara bu yaraların kapatılabileceği konusunda cesaret vermiştir. 1938 yılında Davis, iyileşmiş ülserlerde nedbenin uzaklaştırılarak kalın bir flep dokusu ile örtülmesi kavramını ortaya atmıştır1. Mulholland ve ark. 1943 yılında yaptıkları çalışmada bası yaralarının iyileşmesinde beslenmenin ve pozitif azot dengesinin kurulmasının önemini göstermişlerdir1. 1945 yılında Lamon ve Alexander koruyucu sistemik antibiyotik tedavisi altında cerrahi olarak kapatılan ilk bası yarası olgusunu bildirmişlerdir1. Bu tarihten sonra bası yaralarının cerrahi yöntemlerle kapatılması genel kabul görmüştür ve kapatmak için tek pediküllü büyük lokal flepler tercih edilmiştir. 1970'li yıllarda kas ve kas-deri fleplerinin kullanılmaya başlanması bası yaralarının daha kalın ve daha iyi beslenen dokularla kapatılabilmesine olanak vermiştir. 1974 yılında Dibbell2 ve 1976'da Daniel ve ark.3 basıya maruz kalan bölgeleri duyusal innervasyonu olan dokularla örtmek amacı ile daha karmaşık cerrahi teknikler bildirmişlerdir. Kemik çıkıntıların cerrahi olarak uzaklaştırılması ve amputasyon gibi ilave yöntemler de tedavi seçenekleri arasına girmiştir.
Cerrahi yöntemlerde kaydedilen bu gelişmelerin yanı sıra, bası yaralarının oluşmasına yol açan nedenler daha iyi anlaşılarak risk altındaki hastalar tanımlanabilmiş ve korunma yöntemleri belirlenmiştir.
EPİDEMİYOLOJİ
Bası yaralarının insidansını tam olarak belirleyebilmek güçtür. Görülme sıklığı incelenen hasta grubuna göre değişiklik gösterir. 1994 yılında yapılan büyük ölçekli bir prevalans çalışmasında hastanede yatan hastaların %9'unda, yoğun bakım birimlerinde yatan hastaların ise %11.1'inde bası yarası geliştiği saptanmıştır4. Bası yaraları kronik hastaların bir sorunu gibi düşünülse de, ülserlerin başlangıcı genellikle hastalıkların akut dönemlerine rastlar. Bunun nedeni akut hastalık sırasında dikkatlerin hastanın birincil sorununa yönelmesi ve ülser gelişme riskinin sıklıkla dikkate alınmamasıdır. Ülserlerin %63'ü hasta henüz hastanede yatmakta iken gelişmektedir5. Kardiovasküler hastalıklar sırasında %41, akut nörolojik bozukluklar sırasında %27 ve ortopedik yaralanmalar sonrasında °%15 sıklıkta bası yarasının geliştiği bildirilmiştir4.
Omurilik yaralanması olan hastalarda bası yarası gelişme sıklığı önceleri çok yüksekken, iyi hasta bakımı ve gelişmiş rehabilitasyon merkezleri sayesinde büyük ölçüde azalmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında omurilik yaralanması olan askerlerde bası yarası insidansı %85 gibi yüksek değerlerde seyretmekte iken6, yakın tarihli bir çalışmada paraplejik hastalarda insidans %20, kuadriplejiklerde ise %26 olarak bildirilmiştir7. Omurilik yaralanmasından sonraki 5 yıl içerisinde bası yarası prevalansı %20-30 kadardır. Bası yaralarının %10'u mobilize hastalarda gözlenirken, %53'ü yatağa bağımlı hastalarda, %37'si ise tekerlekli iskemle kullananlarda gelişmektedir5.
DEVAMINI OKUYABİLMEK İÇİN[ ÜYE OL] VEYA [ GİRİŞ YAP]